Sınır Koymayı Öğrenmek: Sessizce Tükenmeyi Bırakmak

Sınır koyamamak, dışarıdan “iyi kalplilik” gibi görünebilir. Sürekli anlayışlı olmak, herkesin yükünü taşımak, hayır diyememek… Ancak içeride biriken şey çoğu zaman yorgunluk, kırgınlık ve sessiz bir tükenmedir. Çünkü sınır koyamayan kişi, kendi ihtiyaçlarını ertelemeyi alışkanlık haline getirir. Zamanla “Ben neredeyim?” sorusu ortaya çıkar.
Sınır koyamamanın temelinde genellikle bir korku vardır: sevilmeme korkusu, terk edilme korkusu, kötü görünme korkusu. Bazı insanlar hayır dediğinde karşı tarafın kırılacağını, öfkeleneceğini ya da ilişkiden uzaklaşacağını düşünür. Bu yüzden “idare etmek” daha güvenli gelir. Ancak idare etmek, kısa vadede ilişkiyi korur gibi görünse de uzun vadede kişinin kendisini kaybetmesine neden olur.
Sınır koyamayan kişiler çoğu zaman çocuklukta “uyumlu” olmanın ödüllendirildiği bir ortamda büyümüştür. Duygularını ifade ettiğinde eleştirilen, ihtiyaçları küçümsenen ya da “abartıyorsun” denilen bir çocuk; yetişkinlikte ihtiyaçlarını sessizce bastırmayı öğrenebilir. Böylece sınır koymak, “bencillik” gibi hissedilir.
Oysa sınır koymak bencillik değildir. Sınır, ilişkinin düşmanı değil; ilişkiyi sürdüren şeydir. Çünkü sınır, kişinin kendine saygısını korur. Kendine saygısı olan kişi daha açık, daha net ve daha sağlıklı bağ kurar. Sınır koyulmayan ilişkilerde ise pasif öfke birikir. Kişi tartışmaz ama içten içe soğur. Sonra bir gün küçük bir şeyde patlar ve herkes şaşırır.
Sınır koymayı öğrenmek, “sert olmak” değildir. Sınır, sakin bir netliktir. “Şu an buna enerjim yok.”, “Bunu yapabilirim ama şu şartla.”, “Bunu istemiyorum.” gibi cümleler; kişinin kendini korumasını sağlar. Başta suçluluk hissettirebilir. Çünkü beyin eski alışkanlığı bırakırken rahatsız olur. Ama zamanla sınır koydukça içsel güven artar.
Sessizce tükenmek yerine, sessizce netleşmek mümkündür. Sınır koymak, ilişkileri bitirmez; çoğu zaman gerçek ilişkileri başlatır.

