SPONTANLIK VE PSİKOLOJİK İYİ OLUŞ

Bu bölümü okuduğunuzda;
Anormal derecede normal olma çabasında olan insanların geçmişte bir yerlerde kaybettikleri spontanlık kavramının ne olduğu ve ne olmadığı,
Kendilik gerçeğinin toplumsal kabuller adına nasıl feda edildiğini anlatan kültürel konserveler kavramını,
Eyleme aç kalan insanlarda ortaya çıkan yaratıcılık nörozunun neyi ifade ettiğini,
Özgün olan her insanın sisteme ait olma çabası ile tek tipleşmesini tanımlayan robopatiyi,
Mutlu değil, iyi olmak için psikolojik işlevselliğin ve spontan eylemde bulunabilmenin önemini öğreniyor olacaksınız.
Yaşam bize kendini bilinebilir, yönetilebilir ve aktarılabilir hazır paketler halinde sunmaz. Yaşam her an karşımıza yeni sürprizler ekleyerek gelmektedir. Karşılaştığımız anları nasıl karşılayacağımıza onlara nasıl cevaplar vereceğimize ve onları nasıl dönüştürerek kendi yaşam döngümüze katacağımıza bir seçim yaparak kendimiz karar veririz. Yaşamı ve içindeki anları tıpkı evimize gelen misafir gibi, varlığımızı istila eden bir düşman gibi veya yarış içinde olduğumuz bir rakip gibi karşılamak mümkündür. Tek mesele, hangi tutumun insan hayatını daha yaşanılır ve anlamlı kıldığıdır. Psikodrama grup terapi kuramının kurucusu Jacob Levy Moreno (1946/1980) bir insanın psikofizyolojik olarak sağlıklı bir yapıya sahip olması için iki gereksinime ihtiyaç duyduğunu öne sürmektedir. Bunlardan birincisi bir kişiye veya çevresindekilere spontan davranabilmek, ikincisi bir başkasına ve onun çevresindekilere özgün, esnek, yaratıcı ve yeterli cevaplar verilebileceği karşılaşma anlarıdır. Psikodrama grup terapi kuramı, karşılaşma ve spontanlık kavramlarının en az terapötik hedefler kadar psikoterapide iyileştirici faktörler olduğunu ileri sürmektedir. Bu çalışmada yer alan bu bölüm spontanlığın insanın psikolojik iyi oluşunda ne denli önemli yer işgal ettiğini göstermeyi hedeflemektedir.
“Yıl 2010 ve ilkokul mezunu olan Yasemin 27 yaşında olmasına rağmen yaklaşık bir yıla yakın süredir adet olamadığı için psikodrama grup terapisine katılmıştı. Adet söktürücü ilaçlar kullanmasına rağmen geçen zaman içinde herhangi bir gelişme olmamıştı. Psikodramaya katılmak kendisinin bilinçli bir tercihi olmasa da oturumlardan en çok fayda sağlayan üyelerden biriydi. Oturumlar boyunca hayat hikayesinin nerelerde sekteye uğradığını fark etmeye ve iyileşmeye çok açık oldu. Henüz 14 yaşlarında iken erkek arkadaşı ile gezdiği için annesi tarafından kolu kırılıncaya kadar dövülen ve ağır sözlerle aşağılanan Yasemin’in kadın olmakla ilgili algısının bozulduğu ve baskılandığı aşikardı. Yaşadığı bu travmadan kısa bir süre sonra kendinden 20 yaş büyük bir erkekle evlendirilmiş ve bu evliliğin içinde defalarca cinsel şiddete maruz kalmış ve kadınlığına tamamen küsmüştü. Evliliği sürecinde yaşadığı bir anı onun için oldukça travmatik ve anlamlıydı: Evliliğimi kurtarmak için etraftan öğrendiklerimle gidip pazardan kırmızı iç çamaşır aldım. Akşam onları giydim ama eşim bana ağır hakaretler etti, beni dövdü ve onları üzerimden çıkarıp gözlerimin önünde makasla kesti. Yasemin yaşadığı bu travmayı iki duygu ile tanımlıyordu: Korku ve çaresizlik. Geçmiş yaşantısındaki bu travmayı dramatizasyon yolu ile ‘şimdi ve burada’ canlandırdı ve bu anıyı yeniden anlamlandırarak travmanın kendine acı veren duygularından arınabildi. Psikodramada yeniden cesaret kazanarak spontanlığını ve özgürlüğünü bir miktar geri kazandı. Oturumlar bittikten kısa bir süre sonra Yasemin terapistini arayarak sevinçle artık adet görmeye başladığını haber verdi.”
((yazarın kendi psikodrama grup terapisinden alıntılanan bir bölüm) Şener, 2010)
“Özgür irade” anlamına gelen Latince kökenli spontalık kavramını 20. yüzyıl boyunca psikopatoloji dünyasında teori ve uygulama alanına kazandıran kişi Sosyometri ve Psikodrama Kuramı’nın kurucusu olan Jacob Levy Moreno olmuştur (Roos and Roos, 2006: 8; Altınay, 2003). Moreno’nun ortaya koyduğu spontanite kavramının özünü anlamak amacıyla çeşitli alanlara ait bir yüzyıllık literatür taranmış ve ‘sua sponte’ denilen kavram yani ‘kendiliğinden hareket, kendi başına hareket etme’ tanımı üzerinde hem fikir olunmuştur (Blatner, 2002:112; Roos and Roos, 2006:3).
Moreno, spontanlığı ya yeni koşullara uygun bir tepki, ya da eski koşullara yeni bir tepki verebilme yeteneği olarak tanımlamaktadır (Moreno, 1953, s. 42; Özbek ve Leutz, 2003, s. 138; Blatner, 2002; Dökmen, 2004, s13; Altınay, 2000, Şener, 2019, s.48). Bu tanımdan hareketle spontan birey fikri bir felsefe olarak ele alındığında, anda yaşamanın değerini ve bir yaşam tarzını yansıtmaktadır. Terapötik bir etken olarak da spontanite açık görüşlülüğü artıran, ketlenmeleri azaltan ve kişinin psikolojik iyi oluşunu destekleyen iyileştirici bir faktördür (Moreno, 1946, 1964). Bireyin psikolojik iyi oluşundan söz edebilmek, o kişinin spontanlık becerilerinin aktif olarak var ve kullanılabilir olmasına bağlı olduğunu göstermektedir. Üstelik yalnızca psikolojik iyi oluş değil, spontan davranışlar fizyolojik iyi oluşu da önemli derece de etkilemektedir. İnsanların doğuştan sahip oldukları spontanlığın yine insanlar eliyle engellendiğini yukarıda sözü edilen Yaseminin hikayesinde görmek mümkündür. Spontanlığını yitiren insan zaman içinde bedensel sağlığını da yitirmeye başlamaktadır. Lord Chesterfield der ki “Tecrübelerime dayanarak diyebilirim ki, beden ve zihin arasında evlilikten bile daha güçlü bir bağ vardır ve biri acı çektiğinde diğeri de aynı acıyı derinden hissetmektedir” (Blumenfield ve Strain, 2006:3). Yapılan araştırmalar psikiyatri ve tüm psikoterapi kuramları için bireylerin ruh ve beden sağlığı açısından duygularının ifade edilmesinin ve dışavurumunun son derece önemli olduğunu göstermektedir (Greenberg, 2004; Sloan ve Marx, 2004). Dışavurulamayan duygular, engellenmiş spontan davranışlar bireyleri zamanla organ dili kullanmaya yönelttiği, yani psikosomatik hastalıklar meydana geldiği ifade edilmektedir (Lesser, 1981).
Çocukları ve ergen bireyleri yetiştirirken gelişim dönemlerine göre ihtiyaçlarını anlama ve uygun bir yöneltme ile kendilerine rehberlik etmek onların kişiliklerini ve geleceklerini spontan biçimde inşa etmeleri için yeterlidir. Moreno 1900’lerin başlarında Viyana’da çalıştığı sıralarda çocukların oyunlarındaki spontanlıktan ilham almış ve hatta kendi oğlunu yetiştirirken spontanlığın önemini dikkatli biçimde gözlemlemiştir. Moreno çocukların parkta oynadığı oyundan esinlenişini şöyle ifade etmektedir:
Altı yaşındaki abi: “Şu yemeği doğru dürüst ye. Mızmızlık etme, şimdi tokadı yersin.”
Küçük kardeş öfkeyle: “Sen çok kötüsün. Çok kötü bir annesin, beni hep dövüyorsun, Heinrich (anne rolünde olan abi)’e hiç dokunmuyorsun.”
İki çocuğun oynadığı oyundaki konuşmadan Moreno şöyle bir sonuca varmıştır: “Demek ki çocuklar da ilkeller de günlük yaşamlarında çeşitli baskılar yüzünden açığa vuramadıkları istek ve duyguları, spontan olarak oyunda, tiyatroda rahatça açığa vurmakta ve boşaltmakta, ruhen rahatlamaktadırlar.”
Nihai olarak çocuk gelişiminde spontanlığın temel unsur olduğunu ortaya koymuş, bu gözlem ve araştırmalarına dayanarak spontanlığı teori haline getirmiştir (Moreno ve Moreno, 1944; akt: Roos and Roos, 2006, s.9).
Ruhsal ve fiziksel sağlık, insanın mutlu olması için temel ihtiyaçların en başında yer almaktadır. Spontan eylemde bulunma süreci kesintiye uğrayan bireylerin kendilerini gerçekleştirme süreçleri ve doğru tepkiler verebilme becerileri de gelişememektedir. Dünyanın corona virüs ile mücadele verdiği şu günlerde insanlık fizyolojik ve psikolojik kısıtlılık yaşamaya mecbur kaldığı bir dönemden geçiyor. Dünyanın hemen hemen her ülkesinde virüsten koruma ve korunma için evden dışarı çıkma yasağı getirilmiştir. Bu duruma çok çeşitli tepkiler veren insanlar vardır. Psikolojik olarak ciddi kaygı yaşayanlar, dayanamayıp sokağa çıkanlar, durumu lehine çevirip farklı beceri alanları geliştirerek yaratıcılığa katkı yapan insanlar bulunmaktadır. Eylem açlığı yaratan bu sürece, oluşan rutinlerinin dışına çıkarak çok spontan çözümler üreten insanlar olduğu gibi kaygı düzeyi yükselerek kısıtlanan ve hastalanan insanlar da vardır. Bu durumu, kaygılarının yükselmesiyle spontanlığını kısıtlayan ve yaratıcılıklarını körleştiren insanlar olacağı gibi, spontanlığını eylemde bulunarak yeni keşifler sayesinde ürettikleriyle yarına kalan insanlar da olacaktır.
Evrenin yaratıldığı ilk günden bu yana doğada spontanlık vardır. Din bilimsel açıdan Tanrı anlayışı elinde cetvel ve pergel ile evreni hesap üzerine inşa eden bir imgeden ziyade, yerini doğaçlama yapabilen insanın spontanlığı aracılığıyla tecelli eden bir tanrıya bırakmıştır (Blatner, 2002, s.112). Doğadaki bu spontanlık ve Tanrı anlayışındaki özellik, kozmik ve insanla ilgili bütün değişikliklerde en önemli olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte spontanlık, özünde kozmik gerçeğin bir parçası olan insan yavrusunun bütün gelişim evrelerinde eşit derecede önemli ve anlamlıdır. Bu yüzden spontanlık bireyin kişisel yaşamını biçimlendirmede, toplumsal tavır ve davranışlarını ortaya koymada etkin bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır (Özbek, Leutz, 2003, s.37; Blatner, 2002, s.112).
İNSANIN YARATICILIĞI
İnsan spontan eylemde bulunduğu her an yaratıcıdır ve bu yaratıcılıktan tecelli eden Tanrı’dır. Spontanlık ve eylemin var olana biçim verme amacına yöneldiği her yerde ortaya yaratıcılık çıkar. Bunun en güzel örneğini biyolojik olarak türün devamlılığı oluşturmaktadır. Anne babaya ait olan cinsiyet hücrelerinin kaynaşması sonucu aşılanan yumurta, spontan biçimde bir gen kombinasyonu ile yeni bir canlıya dönüşür (Özbek ve Leutz, 2003, s.38). İnsan yavrusunun ilk spontan hareketi budur. Yaratıcılık bir töz (var olmak için başka bir şeye ihtiyaç duymayan şey), spontanlık ise bir katalizördür (Dökmen, 2004, s. 13). Evrenin var oluşu sürecinde de spontanlık ilk katalizör, yaratıcılık biçimlendirilen unsurdur. Bu anlayışa göre Tanrı’nın yaratıcılığı sonsuzdur (Özbek ve Leutz, 2003, s.38).
Yaratıcılık ile spontanlık arasında tamamlayıcı bir yapı vardır. Yaratıcılık üretme etkinliğini, spontanlık ise üretmeye hazır olmayı; daha enerjik bir bedensel ve kişiler arası ya da grup katılımı gereken bir zihinsel durumu sağlamaktadır (Blatner, 2002). Sınıfta parmak kaldırmaktan çekinen, yeteneği olduğu halde piano çalamayacağını düşünen, kendine inancı olmadığı için üniversite sınavına girmekten vazgeçen ve bu örneklere benzer birçok insan özünde var olan spontanlık ve eyleme geçme yeteneklerini yitirmiş insanlardır. İlk kez sevgilisiyle gezdiği için kolu kırılıncaya kadar dövülen ve kızının kadınlık rolünü baskılayan anneler, güneş kırmızı değil sarı çizilir diyerek yaratıcı fikirleri engelleyen öğretmenler, ‘nerede sende o kapasite’ diyerek çocuğunun cesaretini kıran babalar muhatabı oldukları insanın kapasitelerini küçümseyerek engellemekte ve yaratıcı eylemlerini kısıtlamaktadırlar. Söz edilen bu bireyler zamanla üretime geçmeleri için doğuştan var olan spontanlık kabiliyetlerini kaybeder ve üretmek için ihtiyaç duydukları bedensel enerji ve toplumsal ilişki için olumlu algıdan mahrum hissetmeye başlarlar. Böylesi toplumlarda nice Aziz Sancar’lar veya Picasso’lar doğsa da bu kişilerden yalnızca biri yeterince spontan olabildiği için yaratıcılığını eşsiz bir ürüne ve başarıya dönüştürebilmektedir.
SONTANLIK VE GAYRİ-SPONTANLIK
Doğadaki yaygınlığına rağmen psikolojide çok az bilim insanı spontanlık üzerine sistemli bir çalışma yürütmüştür (Blatner, 2002, s113). 1940’lı yıllarda bu bilim insanlarından biri olan psikolog Meyer (1941: 160)’in ‘İnsanlığın spontan olması ve bunu öğrenmesine rehberlik etme işine ciddi ve aktif şekilde başlamalıyız.’ sözüne rağmen pek bir şey yapılmamıştır. Ne yazık ki spontanlıkla ilgili bilinmezliğin uzun süre devam ettiğini vurgulayan Kipper da araştırmalardaki yetersizliğe vurgu yapmış ve kendisi spontanlık üzerine birçok çalışmaya imza atmıştır (Kipper, 2000:34; Roos ve Roos, 2006, s. 8).
Spontanlık kavramı daha önce ifade edildiği gibi ilk olarak ‘bir kişiyi yeni bir duruma yeni bir tepki veya eski bir duruma yeni bir tepki vermeye iten enerji’ olarak tanımlanmıştır. Moreno yaptığı bu tanımdan sonraki yazılarında spontanlığı ‘herhangi bir durumda ortaya çıkan anlık davranış veya gerçek cevap’ olarak yeniden tanımlamıştır. Yaptığı bu tanım alan yazında bir önceki tanımdan daha hızlı kabul görmüştür (Kipper, 2006; McVia, 2009, s.7). Daha sonraki zamanlarda spontanlık için yapılan dikkat çekici tanımlardan biri de ortaya çıkan an’a can alıcı ve serbest bir cevap vermeye hazırbulunuşluk (Carter, 1994) tanımı olmuştur. Bu tanımları örneklendirmek kavramın anlaşılmasını daha da kolaylaştıracaktır. Mesela mutfakta yemek yapan birinin çorba pişirirken yakışacağını düşündüğü yeni bir baharatı ekleyivermesi, aşık bir çiftin beraber yeni keşifler yapması, bir şairin ilhamla şiirler yazması, laboratuvardaki bir bilim insanın kimyasalları karıştırarak yeni keşifte bulunma denemeleri, sınıfta bir öğrencinin ortaya parlak bir fikir atması, anne babaların çocuklarıyla oyun oynamaları, işe giden birinin her zaman kullandığı yoldan farklı bir yol seçmesi, kardeşlerin oyunlarında yeni bir fikir üretmeleri, banyo yapan birinin kendi melodisini mırıldanması, üniversite öğrencisinin bir münazarada akışın içinde kendi görüşünü sunması gibi anlar bireyin önceden hazır bulunmadığı, an içinde olmayı başararak spontan bir davranış ile yaratıcılıkta bulunduğu anlardır. Spontanlık için verilen örneklerden de anlaşılacağı gibi spontan eylemler kişinin öznel yaşamındaki üretkenliği ve psikolojik iyi oluşuna katkı sağlayacak olma amacını içermektedir.
Gece gündüzle, siyah beyazla, korku cesaretle anlaşıldığı gibi her şey zıddı ile daha iyi anlaşılır. Burada spontanlığın karşıtı olan gayri spontanlığın da anlaşılması önemlidir. Kipper (2000) spontanlık teorisinde kavramsal gelişmeye dikkat edilmemesinin iki önemli zorluğa yol açacağına inanmaktadır. Bu zorluklardan ilki, spontanlık ve gayri-spontanlık zıt kutuplarda olsalar da gayri-spontanlığın hem olumlu (mesela her gün yapılan rutin işlerin gerektirdiği şekilde davranmak) hem de olumsuz (mesela bir durum karşısında anında etkili bir cevap verememe) anlamda kullanılmasıdır. İkincisi ise spontanlığın hiçbir kriterine cevap vermeyen bir form olarak patolojik ve klişe (stereotype) spontanlık gibi terimlerle kullanılmasıdır. Ancak Kipper bu meseleye getirilecek en iyi teorik çözümün spontanlığın gayri-spontanlıktan bağımsız, sadece olumlu anlamı üzerinde durarak psikolojik değerini ortaya çıkarmak olduğunu ileri sürmüştür (Kipper, 2006; McVia, 2009, s.7).
Spontanlığın sağlıklı biçimde ortaya çıkması için varlığı ile anlamı arasında bir uyumluluk olmalıdır. Spontan birey cesaretini, canlılığını, çabasını ve zihnini kullanarak eylemde bulunur (Blatner, 2002, s.116). Eğer uyum yoksa tıpkı farklılaşmış kanser hücrelerinin, organizmanın normal işleyişi dışında uyumsuz ve sınırsız olarak çoğalarak yayılması gibi yıkıcı bir etkiye sebep olacaktır. Buna, güçlü spontanlık kabiliyetleri haricinde bazı ruh hastalarında amacın çok uzağında ortaya çıkan agresif davranışlar örnek olarak gösterilebilir. Moreno gerçek ihtiyaçların dışında kalan bu içgüdüsel davranışları ‘patolojik spontanlık’ olarak tanımlamıştır. Patolojik spontanlık, bireyin hem kendi yaşamına hem de içinde yaşadığı topluma hasar veren bir durum oluşturduğu için cesareti barındıran ama zihinsel süreçlerin aktif aktif olmadığı bir durum olarak tanımlanır. Spontanlık ise sorgulama cesareti göstermeye, yeni bir duruma taze bir bakış açısı sunmaya yönelik eğilim ve aklın içinde olduğu bir davranış değişikliğidir. Zihnin içgüdüsel boyutlarıyla ilişkisinin geliştirilmesi ve bunların daha akılcı ve iradeye dayanan becerilerle birleştirilmesi spontanlığın püf noktasını oluşturmaktadır.
Binlerce klinik çalışmaya dayanarak Moreno insanların çok azının yeni bir duruma hızlı şekilde adapte olabildikleri sonucuna varmıştır. Ancak, psikolojik olarak sağlıklı insanların beklenmedik bir durum karşısında uygun davranabildikleri bilgisini elde etmiştir (Roos ve Roos, 2006, s.12). Kişilik gelişimiyle ilgili çoğu sorun ve çatışmaların kökünün konuşma öncesi ilk çocukluk döneminde saklı olduğu ve özellikle dış dünya ve anne ile ilişkide olmanın önemi tüm psikoloji ekolleri için tartışmasız bir gerçektir (Özbek ve Leutz, 2003, s.38). Öyleyse ihmal edilmiş, kısıtlanmış veya bastırılmış bir çocuğun içinde bulunduğu kritik dönemde öğrendiği bu olumsuz duyguları geleceğine transfer ederek spontan eylemlerinde ciddi engellenmişlik yaşaması olağan kabul edilir.
Bilinçaltını yalnızca bastırılan ve rahatsız edici duygu ve düşüncelerin saklandığı yer olarak görmek yerine ‘esin perisi’ olarak değerlendirmek içten gelen sezgi, dürtü ve esinlere kulak vermeyi gerektirir. Bugün dünyaca ünlü sanatçılara veya bilim insanlarına baktığımızda içinde bulundukları zorlu koşullara rağmen spontan becerilerini kullanmaktan vazgeçmemeleri ve potansiyellerini kullanma cesaretleri onları bugünkü başarıya getirmiştir.
“Çocuklar ve çılgınlar spontan insanların iki seçkin sınıfıdırlar. Onların hepsi içlerinde şeffaftır. Duyguları eylemlerindedir ve eylemleri varlıklarının özüdür.”
(Jacob Levy Moreno, 1955: 177)
TOPLUMSAL DAVRANIŞ KALIPLARI: KONSERVE ROLLER
Yaşamak keşfetmektir ve bu eylemi her birey toplum içinde öznel şekilde gerçekleştirmektedir. Bir insanın spontanlığını engellemek o kişinin yaşamı ve toplumu keşfetme sürecinde üretkenliğini ve doğrudan kendini gerçekleştirmesini engellemek demektir. Hümanistik psikolojinin öncülerinden olan Maslow’un insan yaşamının ‘kendini gerçekleştirme’ amacı için saydığı bir düzine özelliklerden biri de yaratıcı, otantik ve sağlıklı bir yaşama önderlik eden spontanlıktır (Maslow, 1962, s.197; Roos ve Roos, 2004, s. 10). Çünkü engellenmiş, kısıtlanmış insan iyi bir zekâ düzeyine ve bir takım özel yeteneklere sahip olsa da yaşamda pasif kalır, potansiyelini açığa çıkaramaz ve doğal olarak kendini gerçekleştiremez (Özbek ve Leutz, 2003, s.38).
Bireyin varlığından söz edebilmek için önce toplumsal bir yapıdan söz etmeliyiz. Varoluş ancak başkaları olduğunda değer ve anlam ifade eder. Bunun önemini bir şaman öğretisinde şu ifadelerle vurgulamak mümkündür: “Ben, biz olduğumuz zaman benim. Ben, ben olduğum için sen, sensin.” Bireyi anlamlı hale getiren toplumlar kendi kültürlerini üretirler. Bu kültürler zamanla katılaşarak konserve roller olarak adlandırılan toplumsal davranış kalıpları oluştururlar. Konserve roller kültürün de ötesine geçerek toplumda ikincil yasalar rolünü almaya başlarlar. Bu konserve davranışlar önceden biçimlendirilmiş ve davranışı yapanın yaratıcılığı ve spontanlığı yok denecek kadar kısıtlı olan rolleri tanımlamaktadır (Özbek ve Leutz, 1987; Moreno, 1956). Bu roller çoğu zaman konuşulmadan kabul görmüş ve büyüme çağındaki her çocuğun görerek otomatik olarak öğrenip kabullendiği davranış kalıplarını içermektedirler. Birey bu davranış kalıplarının dışına çıkmak istese de bu yapıyı kıramamakta veya farkında bile olmadan yaşamını bu kalıplara göre sürdürmektedir. Moreno’ya göre ‘aykırı olma uyumlu ol’ felsefesi olarak adlandırılan bu konformizm, korkular üzerine inşa edilmiştir. Korkular üzerine inşa edilen bu konserve roller bireyleri, çocukluğunda doğasında olan spontanlığını ve cesaretini kırarak nevrotik, sorunlu bireyler haline dönüştürmektedir (Altınay, 2009). Bu kültürel konserve davranış örnekleri ülkeden ülkeye, kültürden kültüre, aileden aileye değişmektedir. Örneğin, “erkekler ağlamaz”, “kızlar kahkaha ile gülmez”, “babanın yanında çocuk sevilmez”, “duygularını anlatırsan zayıf görünürsün” “kimseye güvenilmez” gibi kültürden kültüre değişen ve aktarılan kalıplaşmış davranış örüntüleridir. Bu davranış kalıpları bireyin spontanlığının ketlenmesine ve kendi içinde duygularını bastırmasına, onları duymamasına, kimi zaman toplumsal çatışmalar yaşamasına sebep olabilmektedirler.
Çağımızda insanın yaratım sürecinden çok, yarattığı ürünlerle daha fazla ilgilenilmektedir. Sanat eserleri, teknolojik ve bilimsel buluşlar, kitaplar, katı ahlaki kurallar adeta putlar haline gelmiştir. Kültürler, insanların kendini gerçekleştirmelerine ve toplumların devamlılığına olanak sağlayan yapılar olmalıdırlar, aksi halde kendi ropotlarını yaratırlar. Bunun yerine kültürler, kısıtlayıcı ve spontanlığı engelleyici bir duruma dönüşmüşlerse hedefinden şaşmış demektir. Moreno hedefinden şaşan bu tür uygarlıkları “kültürel konserve” olarak tanımlamaktadır. Bu durum insanların sosyal ve psikolojik açılardan basmakalıp davranış biçimlerine bağlanmalarına, alışkanlıklara göre yaşamalarına, sanki programlanmış bir makine gibi davranmalarına yol açmaktadır. Robopati (Blatner, 2002) olarak da tanımlanan bu durum, insanların spontanlıktan yararlanmayıp aşırı biçimde yerleşik davranış kalıplarına güvenerek zihinsel atalete düşmelerine yol açtığı, bu durumun da pek çok türde nevrotik ve kişilik bozukluklarının ortak paydası haline geldiği görülmüştür (Blatner, 2002, s. 114).
İnsanın hem kalıtsal özelliği hem de yeteneği olan spontanlığın önündeki en büyük engel kültürdeki tutuculuktur. İnsan günlük yaşamında ne kadar spontan olabilirse o kadar rahat eder ve psikofizyolojik olarak sağlıklı kalmayı başarır. Ne yazıktır ki insan hastalanacağını bilse bile zaman içinde spontanlığından vazgeçerek, o an için daha güvenli hissetmesine yol açtığı için kültürel konserveler içinde bir yaşam sürmeyi tercih etmektedir. Kontrollü ve belirli kalıplar içinde olmak kişiye daha güvenli görünür ama, bunun zaman içinde psikolojik iyiliği bozan, hasta eden bir durum olduğunu fark edemez. Nasıl ki çocukluk dönemlerinde fark edilememiş bir kaygının bugün patolojik bir obsesyon halini alarak takıntılı ve tekrarlayıcı davranışlar içinde olmak kişiye güvende olma hissi veriyorsa, rutin yaşantının ve her gün tekrarlayan kalıp davranışların içinde kalan kişi de kendinin güvende olduğunu zanneder. Kişi kalıp davranışların biraz dışına çıksa yüksek bir kaygı hisseder. Kaygı varsa cesaret yoktur, cesaret yoksa spontanlık yoktur ve o da yoksa yaratıcılık yoktur. Kişi üretkenliğini aktif kullanamadığında bebeğini doğuramamış bir anne gibi, içinde kalan yaratıcı yetenekleri onu zehirleyerek öldürür.
Spontanlık, cesaret gerektirir. Cesaretin azaldığı yerde spontan eylemler de azalır. Spontanlığın azaldığı yerde ise kaygı (anksiyete) ortaya çıkar. Bu kaygı, tıpkı ateşle ilk kez tanışan insanın önce ondan ürkmesi, ama ona hükmetmeyi öğrendiğinde ondan vazgeçememesi gibidir. İnsan spontanlık yeteneğini keşfettikçe bundan keyif alır hale gelir. Lakin spontanlıkları bastırılan insanların kaygı düzeyleri artar. Yaratıcılıkları engellenmiş olur ve yaratıcı yeteneğin nörozu olarak adlandırılan durum ortaya çıkar.
Yaratıcılık Nörozu: Bir insan çok yetenekli olsa bile içinde bulunduğu olanaklar birincil rollerini dahi yapamayacak kadar kısıtlıysa ve kişiyi alıkoyuyorsa yaratıcılık nörozu oluşur. Yaratıcılık nörozu yaşayan insanlar kendileriyle barışık yaşayamadıkları gibi çevreleriyle de yapıcı, yaratıcı ve sevgiye dayalı ilişki kuramazlar (Dökmen, 2004:15; Özbek ve Leutz, 1877:39). Çünkü bu bireyler hemen her davranışlarının arkasında bir kaygı barındırırlar ve kaygının yarattığı bilişsel algı kişinin spontan davranması, buna bağlı olarak kendini gerçekleştirmesini ciddi anlamda sekteye uğratır. Bu tür nörozlarda gerçeği yaşama duygusu ile zihinde tasarlama becerisi arasında (bağlantı çözülmesi) bir yarılma meydana gelir ve bu yarılma sonraki dönemlerde değişme olasılığı olmayacak şekilde derinleşir. Kişilerin spontanlık yeteneğinde tutukluk ve yaratıcılık nörozunun bireyde ortaya çıkardığı şey eylem açlığıdır ve bu eylem açlığı bireyin gerçekleştirmek istediği halde yapamadığı her şeyi ifade etmektedir. Psikodrama tedavisinin amacı da insandaki engellenmiş, kısıtlanmış duygu ve düşüncelerin serbest hale getirilmelerini sağlayarak bireyin spontanlık yeteneğini yeniden harekete geçirmektir. Böylece kişi yeni deneyimler ve yeni durumlar yaşayarak gelecekteki yeni koşullara uygun davranabilme olanağı kazanmaktadır. Sonuç olarak yaratıcılık nörozu ile baş etmeyi öğrenerek toplumla ve kendi kendisiyle yeniden sağlıklı ilişkiler kurabilir.
Kaygı ve Cesaret: Gece olduğunda gündüzün olmaması gibi, kaygı ve cesaret de biri olduğunda diğeri olmayan iki karşıt duygudur. Yaşamda aksamadan ilerlemeyi sağlayan şey progresyon (cesaret) adını verdiğimiz temel bir tavır iken, gelişmenin bütünlüğünü bozan şey ise regresyon (gerileme), yani cesaret yoksunluğudur. Cesaret insana canlılık, enerji ve harekete geçme potansiyeli kazandırır. Cesaretten kasıt kör bir tavırla harekete geçmek değil, aksine tehlikeleri ve olanakları iyi görerek, onu amaca yönelik yaratıcı bir etkinlik haline dönüştürmektir. Cesaret insanı eyleme, gerçekle hesaplaşmaya, yoğun bir yaşantıya, sorumluluk almaya ve büyük bir ölçüde bağımsızlığa teşvik eder.
İnsan varlığının ilk spontan hareketi, cenin haline dönüşerek anne ile ayrıştığı doğum anıdır. Bu an aynı zamanda insanın kaygı ile tanıştığı ilk andır. Senoiler kabilesi bilirler ki kişi eğer rüyasında düşmanca veya tehdit edici figürler görürse, bu rüyayı görenin kendi korkusu ve saldırganlığıdır. Eğer rüyasındaki düşmanı yenerse iç dünyasında kendi korkularını yenmiş olur. Bu yüzden kabilede çekirdek ailelerin en yaşlı üyesi ile çocukların her sabah kahvaltıdan sonra buluştukları bir tür rüya kliniği vardır ve bu klinikte herkese rüyası sorulur. Aralarında geçen sohbet genellikle şu şekildedir:
"Sen ne gördün bakalım ufaklık" diye sorar yaşlılardan birisi.
"Korkunç bir şeydi. Otların arasında gidiyordum, aniden karşımda bir kaplan
belirdi.”
"Ne heyecanlı, sonra ne oldu?” diye sorar yaşlı.
"Korktum. Mümkün olduğu kadar hızlı bir şekilde kaçtım. Kaplan beni
kovalıyordu. Tam beni yakalayacağı sırada şansım varmış ki uyandım”
Yaşlı Senoi cevap verir: "Hımm fena değil. Fakat daha iyi olabilirdi. Bildiğin
gibi rüya kaplanı gerçek bir kaplan değildir. Sana hiçbir şey yapamaz. Eğer
onunla tekrar karşılaşacak olursan, bu söylediklerimi düşün. O zaman kıpırdamadan dur. Korkuya kapılma, onun üzerine doğru yürü ve hala korkun geçmemişse bizi çağır, biz onu hep birlikte kovarız. Korkuyu yenersen kaplanı
da yenersin. O zaman bir daha rüyalarına girmez, en azından bir düşman olarak
girmez.
Yücesoy, 2001: 127)
Malezya’nın balta girmemiş ormanlarında yaşayan bu kabilede asırlar boyunca herhangi bir nevroz ya da psikoz görülmemiştir. Üstelik barışçıl olmalarından dolayı hiç savaşa girmedikleri ve kendilerine savaş açılamadığı da ifade edilmektedir. Çoğu hastalık ve saldırgan davranışların temelindeki duyguları nasıl yönetecekleri, çocuklukta rüya eğitimi ile bireylere kazandırılmıştır. Böylece bu kabile saf spontan davranışların açığa çıkmasının önündeki engeli kaldırmayı başarmıştır. Birey ne kadar çok kaygılı ise o kadar spontaniteden uzaktır (Altınay, 2003:40). 12 yüzyıl boyunca varlığını sürdürmüş bu kabile kaygı üzerinde odaklanmak yerine karşı tarafında pozitif olan cesaret duygusunu güçlendirmeye odaklanmış ve kişinin kendini gerçekleştirmesinde spontanlığa kapı açmıştır.
POZİTİF PSİKOLOJİDE SPONTANİTE
Psikoloji bilimi yakın zamana kadar, İkinci Dünya Savaşı’nın etkisiyle bozulan dürtüler, bozulan çocukluk ve bozulan zihin gibi ruhsal bozukluklardan kaynaklanan hastalıkları tedavi eden bir bilim olarak devam etmiştir. Yani psikoloji bilimi patolojik odaklı bir bilim iken pozitif yöne odaklanarak insanların yaşama yönelik işlevlerini açıklamaya, var olan durumlarını daha olumluya götürmeye, güçlü yanlarını keşfetme ve geliştirmeye, yaşamın olumsuzlukları ile başa çıkabilme becerilerini geliştirmeye yönelmiştir (Sheldon ve King, 2001). Hümanist psikolojinin önemli isimleri Abraham Maslow, Carl Rogers gibi diğer hümanistik psikologlar, klinik çalışmalara pozitif yönde yeni bir bakış açısı sunmuşlardır. İnsana bakış açısı ile hümanist olan Moreno, psikodrama kuramının felsefesini patolojik olan yerine toplum ve toplum içinde bireyin iyiliğini ve mutluluğunu ön plana alarak sosyometri, spontanlık, yaratıcılık gibi pozitif kavramlar üzerine inşa etmiştir.
Çocuklar Moreno’nun ilk psikodrama konularını oluşturmuştur. Onlara emprovize öyküler anlatması ile çocukların kendi yaratıcılıklarını kullanarak ilişki kurmalarını sağlamıştır. Bu yolun, çocukların yaratıcı benlik ifadelerinde bulunmalarını sağlayarak düşmanca duygularının azalmasına yol açtığını ifade etmiştir. Hatta Moreno ile Freud’un karşılaşmalarında aralarında geçen konuşmaya Moreno’nun verdiği şu cevap yaklaşımlarındaki farkı açıkça ortaya koymaktadır: “Sizin bıraktığınız yerde ben alıyorum. Siz insanlarla kendi ofisinizin o yapay ortamında buluşuyorsunuz. Bense onlarla sokaklarda evlerinde kendi doğal ortamlarında karşılaşıyorum. Siz onların rüyalarını analiz ediyorsunuz. Ben onlara tekrar rüya görme cesareti veriyorum.” (Altınay, 2009b).
Doksanlı yıllara gelindiğinde insanın güçlü yanlarını inceleyen bir diğer psikoloji akımı da pozitif psikoloji olmuştur (Linley, Joseph, Harrington ve Wood, 2006). Bu akım da kendinden önceki pozitif yönelimli psikoloji akımları gibi insanın eksik yanları üzerinde durmak yerine onu güçlendirme ve kapasitesini geliştirmeye odaklanmıştır (Seligman ve Csikszentmihalyi, 2000). Pozitif psikolojinin temel kavramlarından biri olan psikolojik iyi oluş bireyin yaşamındaki amaçları sürdürmesini, potansiyeli hakkındaki farkındalığı, kişisel gelişimi ve çevresiyle kurduğu ilişkileri içermektedir. Psikolojik iyi oluşu içeren bu özellikler bireyin spontan olabilmesiyle yakından ilişkilidir. Buna bağlı olarak spontan insanların iyi oluş düzeylerinin artması psikolojik problemlerinin de azalması anlamına gelmektedir. Bir insan yaşamındaki amacı sürdürmesi ve gerçekleştirmesi için eylemde bulunmalıdır. Eylem için, kişinin cesaret ve canlılıkla amacına yönelik spontan davranması gerekir. Kişinin kendi potansiyelinin farkına vardığı, dıştan gelen negatif uyaranların kendi spontanlığını engelleyemediği ve yaratıcı yetenekleriyle elde ettiği başarının güncel bir örneğidir Sümeyye Boyacı. “Kimsenin görmediği kanatlarım vardı benim” diyen milli yüzücü Boyacı, kolları olmayan ve buna rağmen dünya şampiyonluğu kazanmış bir sporcudur. 3,5 yaşında kollarının olmadığını fark eden Sümeyye ve beş yaşındayken fanustaki balıklara bakıp “onların da kolları yok ve yüzüyorlar, ben de yüzebilirim.” diyerek yüzmeye başlayan başka insanların “yapamaz, bıkar ve bırakır.” demesine aldırış etmeksizin amacına devam etmiş bir sporcudur (Ntv haber, 2019). Sahip olduğu potansiyelin farkında olarak ve inanarak bulunduğu duruma anlık cevaplar verebilme cesareti göstermesi başarısı ile psikolojik iyi oluşunu sürdürme davranışını da beraberinde getirmiştir.
PSİKOLOJİK İYİ OLUŞ VE KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRME
Türün devamı için bir yumurtanın aşılanması sürecinde anne babanın hücreleri nasıl birbiriyle kaynaşıyorsa, psikodrama grup terapisinde eski ve yeni sahnenin kaynaşması sonucu yeni bir davranış ve yeni bir algı biçimi ortaya çıkmaktadır. Yaratıcılığının katalizörü olan spontanlık ile birey, harekete geçtiği psikodrama sahnesinde cesaretle yeni bir sahne inşa eder. Bu yeni sahnede ortaya çıkan davranış ve algı, eski sahneye nazaran daha sağlıklı olandır. Bu sahnede kendi psikolojik iyiliği adına bir yaratım yapmış olan bireyin, bu yaratımı toplumun mikrokosmosu olan psikodrama atmosferinden, yaşadığı topluma aktarabilmesi kendini gerçekleştirmesi adına en önemli katkıyı oluşturmaktadır.
Psikolojik iyi oluş bireyin zorluklarla yüzyüze geldiğinde kendini gerçekleştirme ve anlamlı bir yaşam için potansiyellerini harekete geçirebilmesidir (Ryff ve Singer, 2008; Keyes, Shmotkin ve Ryff, 2002). Daha açık ifade etmek gerekirse psikolojik iyi oluş, kişinin kendini olumlu şekilde algılamasını ve kendini gerçekçi yönleriyle tanıyarak güçlü olduğu veya sınırlı kaldığı yanlarının farkında olmasını ve sahip olduğu bütün bu özelliklerden memnun olmasını, özgür hareket edebilmesini ve yaşamını anlamlı hale getirebilmesini içermektedir (Keyes, Shmotkin ve Ryff, 2002). Bireyin kendi güçlü ve zayıf olduğu yanlarını tanıyabilmesi, kendini olumlu algılayabilmesi ancak başkalarının varlığında anlamlı hale gelir. Bunun için bir sosyal çevrenin varlığı ve bu çevrede bireyin spontanlık ve yaratıcılık becerilerini özgür şekilde ortaya koyabilmesine bağlıdır. Bireyin içinde büyüdüğü uygarlığın irili ufaklı yapıları, bireyin kendi benliğini inşa etme çabasına katkıda bulunduğu gibi kültürel konserve olarak adlandırılmış bazı kültürel değerler bireyin kendisi olabilme sürecinde ketleyici de olabilmektedir. Bu durum kişinin spontanlık ve yaratıcılığını engellediği gibi kişinin psikolojik iyi oluşunu da bozmaktadır.
Psikolojik iyi oluşun teorik temelleri atılırken Ryff bütün kuramların görüşlerinden faydalanarak ortak noktaların tespit edilmesiyle bütünleşik bir yapı oluşturmuş ve psikolojik iyi oluşu psikolojik işlevsellik olarak tanımlamıştır (Akdoğan ve Polatcı, 2013; Ryff ve Singer, 2008: 20). Buna göre psikolojik iyi oluşun kavramsal yaşam amacı, özerklik, bireysel gelişim, çevresel hakimiyet, diğerleriyle olumlu ilişkiler ve öz kabul olarak altı alt boyutu olduğu ifade edilmiştir (Ryff ve Keyes, 1995; Ryff ve Singer, 2008).
Psikolojik iyi oluşu tanımlayan bu alt boyutlar, bireylerin evrensel ihtiyaçları olarak tanımlanmaktadır. Bireyin psikolojik iyi oluş düzeyini değerlendirmek için bu alt boyutlar bütün olarak ele alınır. Buna göre bireyin, psikolojik iyi oluşunu gerçekleştirebilmesinde kültürel adaptasyon, kültürel bakış açısı ve kültürel değerler etkin ve belirleyici bir yapı oluşturmaktadırlar (Myers ve Diener, 1995, Lu ve ark., 2001). Bireylerin benlik inşaları sürecinde etkin rol oynayan spontanlık ve yaratıcılık kültürel normlar ve değerler içinde kaybolmamamalıdırlar. İnsanlar iyi bir zeka düzeyine veya özel bir yeteneğe sahip olsalar da yaşamda mevcut potansiyellerini kullanamazlar ve pasif kalırlarsa psikolojik bir iyi oluş sürecinden söz edilemez. Yıkıcı bir gücün korkusuyla birey spontanlık yeteneğini baskılar, kendi varlığına ve yaşamına yön veremez ve ilişkilerinde felç olma, katılaşma durumu yaşar (Özbek ve Leutz, 2003, s. 37). Psikolojik işlevsellik olarak da tanımlanan psikolojik iyi oluş, insanın önce kendini tanıması daha sonra da olduğu şeye dönüşmesiyle mümkündür (Ryff, 2014; Ryff ve Singer, 2008). Öyle ise psikolojik iyi oluştan söz edilebilmesi, kültürel konserve davranışlarının dışında kalınması ve potansiyellerine uygun eyleme geçme cesaretini göstermelerini gerekli kılar. Kendini tanıyan kişinin, olduğu şeye dönüşmesi için spontanlık akışkan biçimde ortaya çıkmaya başlar.
İyi oluş, mutluluk, iyi hissetme ya da ihtiyaçlarını tatmin etmek değildir. İyi oluş erdemli olmakla ilişkilidir ve insan ancak özüne dönerek onu bulabilir.
Aristo
BÖLÜM ÖZETİ
Ruhun engeli çoğunlukla dışarıdan görünmez. Bu engelin atlama taşı ise spontanitedir. Spontanlık bir yaşam tarzıdır, ortaya çıkan an’a can alıcı, rahat ve özgür bir bir cevap verme hazırbulunuşluğunda olmaktır. Zihnen ve duygularıyla ne geçmişte ne de gelecekte değil, tam şimdi ve şu an içinde olduğu zamanda olmayı başarabilmektedir. Bu nedenle spontan birey yeni bir duruma yeni ve uygun bir tepki ya da eski bir duruma yeni bir tepki verebilmektedir. Ve denilebilir ki spontanlık sorgulamaya, meydan okumaya, yeniden değerlendirmeye, taze bir bakış açısı geliştirmeye bir eğilim, bir tavır değişikliğidir. Spontan birey yaşamı boyunca güvenli olan konserve davranışlar olarak tanımlanan toplumsal kalıp davranışlar içinde kalarak bastırılmış duygu ve düşünceler sonucunda kendini hasta eden bir bireyin aksine, toplumsal normlara uygun ve özgür cevaplar vererek kendi olabilme cesaretini göstermiş bireydir. Terapötik bir etken olarak da spontanite açık görüşlülüğü artıran, ketlenmeleri azaltan ve kişinin psikolojik iyi oluşunu destekleyen iyileştirici bir faktördür. Özetle bu bölüm, bireyin hem ruhsal hem bedensel sağlığında az bilinen kavram olan spontanlığın önemini ve psikolojik iyi oluşa ve sağlığa katkısını vurgulamaktadır.
Öneri Kitap ve Makaleler:
Dökmen Ü. 2004. Sosyometri ve Psikodrama, Sistem yayıncılık
Altınay D. (2009b). Psikodrama Grup Psikoterapisi El Kitabı. Epsilon yay.
Zaunbrecher, Nicolas J., "Doing Spontaneity" (2016). Dissertations. Paper 1238.
Blatner, Adam 2002, Psikodramanın Temelleri, Sistem yayıncılık
Ryff, C. D. ve Keyes, C. L. M. (1995). The Structure of Psychological Well-Being Revisited. Journal of Personality and Social Psychology, 69(4), 719-727.
Yazar Hakkında: Dr. Özlem ŞENER
İstanbul Aydın Üniversitesi’nde Öğretim Üyesi olan Şener’in akademik alanda yayınladığı makaleleri, bildirileri ve bir kitap bölümü bulunmaktadır. Dr. Şener, Sakarya Üniversitesi’nde Sosyoloji lisans eğitiminin ardından, İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde Psikoloji yüksek lisansını ve İstanbul Üniversitesi’nde Rehberlik ve Psikolojik danışmanlık alanında doktora eğitimini tamamlamıştır. Aynı zamanda İstanbul Psikodrama Enstitüsü’nden psikodramatist olarak mezun olmuş, çocuk ve yetişkinlerle birçok psikodrama grupları yönetmiştir. Yurt dışında yaşadığı sürede Boys and Girls Clup, Community Centre ve Retirement Home gibi merkezlerde çocuklara ve yetişkinlere gönüllü psikolojik destek vermiştir. Psikodrama grup terapi alanının dünyada önde gelen Dr. Sue Jennings, Louise Lipman, Judith Teszary ve Greta Leutz gibi isimlerin eğitimlerine de katılmış olan Dr. Şener spontanite, duyguların dışavurumu, kaygı bozuklukları, aleksitimi, duygusal problemler ve diğer konularda psikodramatist olarak özel bir psikolojik danışma merkezinde gruplar yönetmeye, bireysel psikolojik danışma görüşmeleri yapmaya devam etmektedir.
KAYNAKÇA
Akdoğan A. ve Polatcı S. (2013). Psikolojik sermayenin performans üzerindeki etkisinde iş ile aile yaşamı ve psikolojik iyi oluşun etkisi. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 17(1), 273-293.
Altınay D. (2003). Psikodrama Grup Psikoterapisi El Kitabı. İstanbul: Sistem Yayıncılık.
Altınay D. (2009b). Psikodrama Grup Psikoterapisi El Kitabı. İstanbul: Epsilon.
Aristotle, 1962, Nicomachean Ethics. Indianapolis: Bobbs-Merrill.
Blatner, A. (2002). Psikodramanın Temelleri; Tarihçe Kuram ve Uygulama (Çev: Gülden Şen) (4th ed.). Sistem Yayıncılık: İstanbul.
Carter, P. (1994). Towards a Definition of Spontaneity. Anzpa Journal, 3, 39-40.
Dökmen, Ü. (2004). Sosyometri ve Psikodrama. (6. Baskı) İstanbul: Sistem Yayıncılık.
Greenberg, L. (2004). Emotion-focused Therapy. Clinical Psychology and Psychotherapy, 11, 3–16.
Keyes, C. L. M., Shmotkin, D. and Ryff, C. D. (2002). Optimizing well-being: Theemprical encounter of two traditions. Journal of Personality and Social Psychology, 82(6), 1007-1022.
Kipper, D.A., 2000, Spontaneity: Does the Experience Match the Theory? Action Methods, Spring: 33-47.
Kipper, D. A., and Hundal, J. (2005). The Spontaneity Assessment Inventory (SAI): The Relationship between Spontaneity and Non-Spontaneity. Journal o f Group Psychotherapy, Psychodrama and Sociometry. 58: 119-129.
Kipper, D. A., and Shemer, H. (2006). The Revised Spontaneity Assessment Inventory (SAI-R): Spontaneity, Well-Being and Stress. Journal of Group Psychotherapy, Psychodrama and Sociometry, 59: 127–136.
Kipper D.A. and Beasley C. (2016). Factor Analysis of the Revised Spontaneity Assessment Inventory (SAI-R). Z Psychodrama Soziometr 15:5–10.
Lesser E.M. (1981). A Review of The Alexithymia Concept. Psychosom Med; 43:531-543.
Linley, A., Joseph, S., Harrington, S., and Wood, A.M. (2006). Positive psychology: Past, present, and (possible) future. The Journal of Positive Psychology, 1, 3 – 16.
McVea C.S., (2009). Resolving Painful Emotional Experience during Psychodrama: A dissertation submitted to the School of Psychology and Counselling for the degree of Doctor of Philosophy. Queensland: Queensland University of Technology.
Meyer, A., 1941, Spontaneity, Sociometry, 4(2): 150-157.
Moreno, J.L., Moreno, Z., and J. Moreno, 1955, The Discovery of the Spontaneous Man, Sociometry, 18(4): 155-182.
Moreno, J.L., 1955, System of Spontaneity-Creativity-Conserve, a Reply to P.
Moreno, J. L. (1953). Who shall survive? Beacon, NY: Beacon House.
Moreno, J.L., 1946, Psychodrama (Vol 1), Beacon, NY: Beacon House.
NTV Haber (2019). Sümeyye Boyacı: Kimsenin Göremediği Kanatlarım Var 11.04.2020 tarihinde NTV Haber: https://www.ntv.com.tr/galeri/spor/sumeyye-boyaci-kimsenin-gormedigi-kanatlarim-var,HdddyVQc5kWtRKiHj_P1jg alınmıştır.
Özbek, A. ve Leutz, G. (2003). Psikodrama: Grup Psikoterapilerinde Sahnesel Etkileşim. Ankara: Grup Psikoterapileri Derneği Yayını.
Ryff, C. D. ve Singer, B. H. (2008). Know thyself and become what you are: A eudaimonic approach to psychological well-being. Journal of Happiness Studies, 9(1), 13-39.
Ryff, C. D. ve Keyes, C. L. M. (1995). The Structure of Psychological Well-Being Revisited. Journal of Personality and Social Psychology, 69(4), 719-727.
Roos J. and Roos M. (2006). On Spontaneity. Imaginatin Lab Foundation, Switzerland.
Seligman, M.E. ve Csikszentmihalyi, M. (2000). Positive psychology: An introduction. American Psychologist, 55, 5–14.
Sheldon, K.M. ve King, L. (2001). Why positive psychology is necessary. American Psychologist, 56, 216 – 217.
Sloan, D. M., and Marx, B. P. (2004). Taking pen to hand: evaluating theories underlying the written emotional disclosure paradigm. Clinical Psychology: Science and Practice, 11, 121–137.
Şener Ö. (2008). Duygu Ahrazlığı (Aleksitimi) Yaşayan Üniversite Öğrencilerinin Duygu İfadeleri ve Spontanlıkları Üzerine Psikodramanın Etkisi. Yayınlanmamış Doktora Tezi: İstanbul Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık ABD, İstanbul.
Yücesoy, Sevda. Uykudaki Bilgelik: Rüyalar, 2001, Ruh ve Madde Yay.



