Doktorsitesi.com

Obezite ve Depresyon: Bir Kısır Döngünün Nörobiyolojik Hikayesi

Uzm. Psk. Tuğçe Esra Özbey
Uzm. Psk. Tuğçe Esra Özbey
18 Temmuz 2018109 görüntülenme
Randevu Al
Obezite ve Depresyon: Bir Kısır Döngünün Nörobiyolojik Hikayesi

Depresyon ve Obezite

    Obezite, dünya genelinde yaygınlığı gitgide artan ölümcül bir hastalıktır. Özellikle Amerika gibi ülkelerde bu durum daha belirgindir. Ancak obezite tek yönlü bir hastalık değildir. Psikolojik bir rahatsızlık olan depresyon ile yakından ilişkilidir. Her insanın yaşadığı kaygı, mutluluk, üzüntü ve depresyon kendisine özeldir. Depresyon belirtileri de kişiden kişiye farklılaşır. Örneğin, kimi insanlarda daha çok uyumaya, kimi insanlarda daha az uyumaya sebep olur.  Benzer şekilde, depresyona girmiş veya depresif bir ruh hali yaşayan insanların bazıları daha çok, bazılarıysa daha az yemek yemeye başlarlar. Depresyon ve obezite, özellikle bu grupta olan kişiler için oldukça ilişkilidir.

    Göz önünde bulundurulması gereken bir nokta şudur. Bu etkileşimler asla tek yönlü değildir. Depresyon ve kaygı, daha çok yemek sonucunda kilo artışıyla birlikte obeziteye sebep olabilir. Diğer yandan obezite, kişinin vücuduyla ilgili bir tatminsizlik hissetmesi sonucunda kişiyi daha da depresifleştirebilir. Bunun sonrasında, kilo vermek amacıyla yanlış ve acımasız diyetler yapan kişiler yeterli besin kaynaklarını almayarak kendilerini depresyona bir kat daha sürükleyebilirler. Etkileşimler bunlarla da bitmez. Depresifleşen kişi tekrar daha fazla ve yüksek kalorili yemekler yiyerek bir nevi teselli bulmak ister. Bunun akabinde hemen suçluluk gelişir. Fiziksel olarak kendisini yetersiz hissettiğinden dolayı değersizlik hissi daha da güçlenebilir. Artan suçluluk ve değersizlik duygusu ise depresyonu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirebilir.

    Burada sorulması gereken şudur: yeme davranışı depresif ve mutsuz insanlar için nasıl bir işlev görmektedir? Hangi ihtiyacı karşılamaktadır? Bu sorunun cevabını bulmak için beyinde depresyonun ve yemek yemenin hangi mekanizmalar üzerinden etki ettiğine bakmak faydalı olacaktır. Depresyonda olan bir insanın dopaminerjik ve seratonerjik sistemleri olması gerektiğinden daha az aktif haldedir. Basit bir biçimde, dopaminerjik sistem, mutluluğun beklentisi, haz beklentisi gibi süreçlerle ilişkilidir. Seratonerjik sistem ise mutluluk duygusu ile ilişkilidir.

    Dopaminerjik sistem, insanları her sabah yataklarından çeşitli motivasyonlarla kaldırıp işlevsel bir hayat yürütmelerinin ardındaki gizli heyecan verici faktördür. Bu motivasyon kimi insanlar için kahvaltı yapmak, kimi insanlar için işe gitmek, kimi insanlar için güzel bir fotoğraf çekip sosyal medyada paylaşmak, kimi insanlar için ise keyifli bir güne başlamak olabilir. Dopamin, kişinin mutluluk ve ödül beklentisini canlı tutan nörotransmiterdir. Ancak, depresyonda özellikle majör depresyonda olan birisi için dış dünyada ilginç olan herhangi bir şey yoktur. Beynin ödül sistemi adeta kitlendiği için kişi, diğer insanların farkında olmadan sahip olduğu basit motivasyonlar bile depresyon geçene kadar erişilemez durumdadır. Kişi bu yüzden, kendisini yataktan kalkmaya bile ikna etmekte zorlanır.

    Dopaminerjik sistemin yer aldığı mezolimbik sistem için ise güzel bir yemek yeme bir ödül değeri taşır. Özellikle şeker, beyinde mezolimbik sistem üzerinden kişiye kendisini ödüllenmiş hissettirir. Bu yüzden, depresyonda olan birisi, farkında olmadan şekerli besinlerin tüketimini kendisine bir çeşit terapi haline getirebilir. Bu nedenle kişi için yemek yeme, vücudun fizyolojik açlık halini tatmin edici bir davranış olmaktan çıkar. Onun yerine, yemek yeme psikolojik bir işlev kazanır. Tok iken devamlı olarak yemek yeme sonucunda, açlık ve tokluk sinyallerine göre yeme davranışı kaybolur. Sonuç, kaçınılmaz olarak obezitedir ve kısır döngü tekrar başlar. Peki, bir çeşit terapi haline getirilmiş yeme davranışı bir çeşit bağımlılık halini alabilir mi?

    Aslında bu oldukça olası bir durumdur. Depresyona birçok bağımlılık şekli eşlik eder. Depresyondaki kişilerin dopaminerjik seviyesi düştüğü için, beynin haz eşiği yükselmiştir. İnsanlar bu açığı kapatmak için dopamin seviyesini kısa vadede yükselen çeşitli madde ve aktivitelere bağımlılık geliştirebilirler. Sigara ve alkol bağımlılığı, madde bağımlılığı, alışveriş bağımlılığı, sosyal medya bağımlılığı gibi… Bütün bu bağımlılık yapan aktivite ve maddelerin ortak özelliği, kişiye kendisini geçici olarak daha iyi hissettirmesidir. Bu anlamda baktığımızda, yeme aktivitesi de bağımlılık yapma potansiyeli taşır. Bağımlılıkta kritik olan kavram, tolerans kavramıdır ve anlamı şudur: Kişinin bağımlılık yapan eylemi tekrarladığında aldığı haz ve tatmin duygusu gitgide azalır. Kişinin bünyesi bağımlılık yapan maddeye alıştığı için, aynı etkiyi görebilmek için gitgide daha fazlasına ihtiyaç duyar. Sinir sisteminin doyma eşiği daha da yükselmiştir. Yeme bağımlılığı için düşünecek olursak, morali bozulduğunda bir paket çikolata tüketen birisi için, ilerleyen zamanlarda bu miktar yetmeyecek, tüketim miktarı çok daha fazla artacaktır. Hal böyle olunca, kişinin baş etmesi gereken problemler aslında aynı evde oturup birbiriyle sürekli etkileşim ve çatışma içinde olan üç problem üzerinde toplanır: obezite, depresyon ve yeme bağımlılığı.   

    Obezite ve depresyonu bir arada yaşayan insanların yaşadıkları durumla ilgili nasıl bir çözüm yolu izlenebilir? Bu sorunun cevabı iki yönlüdür. Kişi, sağlıklı kilo aralığına kavuşabilmek için kendi vücuduna, yaşına ve sağlık durumuna özel bir diyet programını takip etmelidir. Burada, uzman bir diyetisyen desteği büyük önem taşır. Diğer yandan, psikolojik olarak, yemek bir terapi kaynağı olmaktan çıkmalıdır. Kişinin depresyon ve kaygıyla baş etmek için yemek haricinde etkili başa çıkma mekanizmaları edinmesi önemlidir. Antidepresan ilaçlar kullanmak tek çözüm değildir. Hatta birçok antidepresan, iştah açıcı etki göstererek depresyonu geçici olarak iyileştirirken obeziteyi destekleyebilir. Bunun yerine, psikoterapiyle ve biyolojik silahları kullanarak depresyonu yenmek mümkündür. Örneğin spor yapmak, kişiye ihtiyaç duyduğu mutluluk hormonu ve enerjiyi sağlar ve stresi düşürür, diğer yandan kilo vermesine de yardımcı olur. Ayrıca, düzenli bir uyku davranışı edinmek önemlidir. Yapılan çalışmalara göre kişiler uykusuz kaldığında, daha yüksek kalorili yiyecekleri tercih etmektedir (Greer, Goldstein ve Walker, 2013). Bu anlamda psiko-biyolojik bir yaklaşımla geliştirilen müdahaleler; hasta, diyetisyen ve psikolog iş birliği ile kişiyi en iyi noktaya taşıyacaktır.

 

Etiketler

PsikoterapiDepresyon riskiObezite oluşumuObeziteden kurtulmakObezite tanısıMajör depresyonMajör depresyon nedenleriBireysel terapi

Yazar Hakkında

Uzm. Psk. Tuğçe Esra Özbey

Uzm. Psk. Tuğçe Esra Özbey

Uzman Psikolog Tuğçe Esra Özbey, Türkiye derecesiyle girdiği Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji bölümü 100% İngilizce programından mezuniyet için yeterliğin üzerinde 5 ders alarak
2017 yılında onur öğrencisi derecesiyle mezun olmuştur. Ardından Bursa Uludağ Üniversitesi’nde Deneysel Psikoloji alanında tezli yüksek lisans eğitimi almış ve yeme bozuklukları konusundaki
yüksek lisans tez çalışmasını tamamlamıştır. Bunun ardından Bahçeşehir Üniversitesi’nde Aile Danışmanlığı (Family Counseling) branşındaki ikinci yüksek lisansından yüksek onur derecesiyle
mezun olmuş ve “Kadınlarda Çelişik Duygulu Cinsiyetçiliğin Aile Planlaması, Aile içi Şiddet, Karar Alma ve Mental İyi Oluş Üzerindeki Etkisinin İncelenmesi” konsundaki tez çalışması ile eğitimini
tamamlamıştır. Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenci olduğu dönemde Aylin Vartanyan Dilaver’in yürütmekte olduğu Dışavurumcu Sanat ve Çatışma Dönüşümü dersi kapsamında dezavantajlı
çocuklarda dışavurumcu sanat etkinliklerinde aktif olarak görev almıştır. Oyun terapisi uygulayıcısı olarak iki farklı sertifikaya sahiptir. Bilginet Akademi platformu üzerinden Uzm. Kl. Psk. Fundem Ece’nin Oyun Terapisi eğitimine, 2022 yılında Üsküdar Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi tarafından verilen Doç. Dr. Çisem Uzun’un Oyun ve Masal Terapisi Eğitimi’ne katılmış ve eğitimlerini başarıyla tamamlayarak oyun terapisi uygulayıcısı ünvanını almıştır. Türk Psikologlar Derneği (TPD) üyesi olarak TPD tarafından verilen Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri (MMPI) eğitimi sertifikasını almıştır. Yurtiçindeki eğitimlerinin yanı sıra, yurtdışından pek çok eğitime online katılım sağlamış ve sertifikalar almaya hak kazanmıştır. John Hopkins Üniversitesi’nden Psikolojik İlkyardım, Chicago Üniversitesi’nden Günlük Hayatın Nörobiyolojisi, Wesleyan Üniversitesi’nden Şizofreni, Emory Üniversitesi’nden Bağımlı Beyin, Yale Üniversitesi’nden Ebeveynlikle İlgili Davranış Bilimi konularındaki eğitimleri sertifika almış olduğu eğitimlerden diğer bazılarıdır. 2025 Aile Yılı kapsamında Türk Kızılayı ile birlikte başlatmış olduğu “Kadınları Güçlendirme ve Aile Bilinçlendirme Eğitimi” kapsamında Fidyekızık İlkokulu sınıf annelerine yönelik bir eğitim projesinde aile psikolojisi alanındaki uzmanlığı ile gönüllü olarak eğitim vermektedir. 2018 yılından beri meslekta aktif olarak danışanlarıyla çalışmaktadır. Bireysel psikoterapide psikanalitik terapi ve davranışçı terapi ekollerini takip etmektedir. Çift terapisi ve aile danışmanlığı süreçlerinde ise sistemik aile terapisi, yapısal aile terapisi ve bilişsel davranışçı aile terapisi gibi çeşitli ekolleri bir arada danışanlarının ihtiyacına göre takip etmekte ve eklektik bir yaklaşımla seanslarını yapılandırmaktadır. Çocuklar için oyun terapisiyle, ergen yaş grubunda ise bireysel terapiyle birlikte aile danışmanlığı sürecini birlikte yürütmektedir. Psikoloji branşında bilimsel bilgileri klinik gözlemleriyle, günlük yaşamdan örneklerle ele
aldığı Acı Çeken İnsan isimli kitabı 2022 yılında Frekans Yayınları’ndan çıkmıştır ve tüm kitapçılarda bulunmaktadır. Bilimsel Psikoloji Merkezi’nin kurucu psikoloğudur. Uzman Psikolog Tuğçe Esra Özbey, evli ve bir çocuk annesidir.

 <

Önemli Bilgilendirme

Site içerisinde bulunan bilgiler bilgilendirme amaçlıdır. Bu bilgilendirme kesinlikle hekimin hastasını tıbbi amaçla muayene etmesi veya tanı koyması yerine geçmez.